Cumhuriyetin ellinci yılında sinema yönetmeni Tuncay Öztürk bir belgesel film çekti. Filme “Baharla Gelen Bayram” adını verdi. Filmin kurgusunu ve müziğini Erol Alaçam yapmış. 1970’lerde TRT’de bir-iki kez gösterilen film, bir daha gösterilmemiş ve adeta unutulmaya terk edilmiş. Oysa 1974’te Taşkent’te düzenlenen Bağımsız Asya Film Festivali’nde kıymeti takdir edilerek, jüri özel ödülüne lâyık görülmüş.

O film ile benim aramda ilginç bir kesişim oldu. Bursa – Yenişehir yöresi üzerine tarihsel- kültürel araştırmalar yaparken öğrendim, Baharla Gelen Bayram’ı. Çünkü film bu yörede çekilmişti. Bahar mevsimi ile 23 Nisan’ı buluşturan bir görsel anlatı tasarlamıştı yönetmen. Tasarısının ürünü olarak yaklaşık yirmi dakikalık bir belgesel çekmişti. Belgeselin varlığından haberdar olan yöre ahalisinden birkaç kişi vardı ama bunların hiç biri izleyememişti filmi. Ne yapıp edip bulmalıydım ve izlemeliydim.

Günümüzün dijital dünyasında, ilgili mecralarda o kadar arayıp taramama rağmen bulamadım. Son çare, TRT arşiv dairesine müracaat etmekti; çünkü filmi TRT adına bir ekip çekmişti. Şanslıydım; kurumun arşivinde bir nüshası mevcuttu. Hemen resmî başvuru işlemlerini başlattım; dilekçe yazdım + kurumun hesabına yüz küsur US doları yatırarak filmin bir kopyasını aldım.

Filmin alınmasına en az benim kadar sevinen biri daha vardı: Eczacı Sadettin Engin. Rahmetli babasının hatırası saklıydı o filmde. Baba Ahmet Engin, 1970’lerde Yenişehir’in Koyunhisar Köyü’nün çalışkan muhtarıdır. Filmin son sahneleri onun köyünde çekilmiştir. Kendisi de film de bir iki an görünmüştür. O zamanlarda, Türkiye’de film çekmek zahmetli bir şeydir. Çekilen filmlerin kopyaları öyle hemen çıkarılamazdı. Muhtar Ahmet Engin, filmin bir kopyasını alabilmek için birkaç kez köyünden kalkıp tâ Ankara’ya gitmiştir ancak istediğini alamamıştır.

Durum böyle özel, ailevi olunca bizim Sadettin ile bu filmi yıllar sonra almamız şart oldu. O, merhum babasını ve köyünü filmde gördü; ben ise, Yenişehir arşivime bir belgesel eklemiş oldum. Peki, Baharla Gelen Bayram nasıl bir film? İçeriğinde neler var? Sorularına cevap verelim!

Film, devrin teknik koşulları gereği siyah – beyaz çekilmiş. Bahar gibi renk cümbüşü bir mevsimi renksiz kameralarla çekmek zorunda kalmak hoş bir şey olmasa da, mecburiyet. Hiç yoktan kesinlikle çok daha iyi yine de.

Film, sade bir evin içinden ilk sahne ile başlıyor. Hasta yatağında takkeli, yaşlı dede son nefesini verip, hayata gözlerini yumarken, yanı başında asma beşikte bir bebek annesi tarafından ninnilerle sallanıyor. Kapat mavi gözlerini ninni de yavrum ninni! Tıpkı tabiat gibi: Ölüm ile doğum yan yana! Ölüm olmadan doğum olmuyor. Ölüm sonbahar kış mevsiminde bir ihtiyar iken, doğum ilkbaharda gözlerini hayata açan bir yavrudur. Kardan sonrası bahar; geceden ötesi gündüz. Kapanan her devir, açılacak yeni devirler demektir.

Filmin ikinci sahnesinde bebek, artık çocuk olmuştur. Tabiata salınan, yalınayak koşan, yağmurlarda ıslanan, kuşlara özenip, kanatlanmak isteyen çocuk! Yönetmen, bir yandan da ülkenin milli mücadelesinden, gerçek savaş sahnelerinden görüntüler veriyor. Öyle yâ, milli mücadele sonucunda yeniden kurulan ülkemiz de bir bakıma çocuksu coşku ve atılım halindedir. Bu iki benzerlik belgesel filmde, iç içe sahnelerle, ustaca işlenmiştir.

İnce bir yolculuk başlar yalçın dağlara, yüksek tepelere, derin vadilere ve kıvrımlara nehirlere doğru.. Kendinden geçmiş, daha doğrusu kendisini bulmaya çalışan, kuşlar gibi kanatlanmak isteyen çocuk, filmin baş aktörüdür.  O sırada çiftçiler, eriyen karların hemen ardından tarlalarına tohum atmakta; fidan dikmektedirler. Karların yerini alan bahar yağmurları altında yeni düşler kurulmaktadır.

Neticede çocuktur bu. Yol alırken toprakta, zaman zaman sabırsız, tez canlı, sıkılgan ve sinirli haller de yaşamaktadır. Çamurlu patikalarda yuvarlanıp düşmek, azgın sularda ıslanmak kaçınılmazdır. Tohum gibidir çocuk, toprakla buluşmadan filiz açmayacaktır. Ayağı toprakta, yüzü gökyüzündedir çocuğun. Hayali, göğe uçurtma olup uçmaktadır çocuğun.

Tez canlı çocuk, doğada ilerlerken, ona sabrı öğretecek en iyi öğretmene denk gelir: Çobana. Koyun sürülerini otlatan çoban kaval eşliğinde derin bir nefesle rahatlatır koyunlarını. Bu doğal nefes, aynı zamanda çocuğa dayanıklı olmayı, doğaya uyumu öğretecektir. Koyunları, kuzuları; börtüyü böceği sevecek; mücadeleyi elden bırakmadan dikenlere katlanmayı öğrenen çocuğun kırsaldan şehire yolculuğu anlam kazanacaktır.

Kumaşı siyah satenden, yakası beyaz ketenden bir öğrencidir artık büyüyen çocuk. Takvimler Nisan’ı gösterirken, güneş de daha önce olmadığı kadar cömertçe yüzünü gösterecektir. Köyün girişinde dedesi tarafından karşılanan baş aktörümüz Çağatay adlı çocuğa dedesi tertemiz bir önlük giydiriyor. Ardından hep beraber, zafer takının altından köye giriş yapıyorlar: “Bugün 23 Nisan / Hep neşe doluyor İnsan..”!

Belgeselin görüntü yönetmeni Nusret Koç, köy okulu meydanındaki çocuk yüzlerine çok yakından, etkileyici bir biçimde objektifi tutmuş. Çocuk yüzünden okunacak ne çok şey var! Okumasını bilene. Bu sevimli yüzlerde neşe, coşku, istikbâl… vardır. Belgeselin son sahneleri 23 Nisan bayramından görüntüler sunuyor bize. Tek katlı, tertemiz bir köy ilkokulu: Koyunhisar İlkokulu! Bütün köylü, okulun önünde toplanmış durumda. Önce resmi geçitler; güzel bir bando eşliğinde yürüyüş gerçekleştiriliyor. Ardından yüksekçe kürsüye sıra ile çıkıp, nutuklarını, şiir ve şarkılarını söyleyenler, okuyanlar.. Tabi en başta çocuklar var çünkü bu bayram onların.

Final sahnesinde kılıç kalkan ekibi var. Bu ekip koca adamlardan oluşmamış; bilâkis çocuklar pek güzel icra ediyorlar kılıç-kalkan oyununu. Geleceğin geçmişle bağını koparmadığının mesajıdır bu herhalde.. ve son sahne: Gökyüzüne salıverilen kuşlar gibi serbest koşan çocuklar…

Baharla Gelen Bayram belgesel filmini izlemek isterseniz, benim Youtube kanalıma (Salih Erol) girebilirsiniz.

DR SALİH EROL