burası düzenlencek

Yusuf Taha

06 Mart 2014 / Perşembe

TAĞUT ÖNÜNDE MUHAKEMELEŞMEK-3

 
Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c) mahsustur. Salat ve Selam, Hz. Muhammed (sav)’in, O’nun Ashabının, yolunda gidenlerin ve Tağut’u red edip Allah’a teslim olan muvahhidlerin üzerine olsun. 
Tüm bu programlarımızı Allah mı belirliyor? Yoksa biz, ya da başkaları mı? Hayatımızın kaçta kaçına Allah karışıyor? Kaçta kaçına biz kendimiz, yahut da Zerdüşt karışıyor? Eğer nefislerimiz, arzuları¬mız, heveslerimiz buyuruyor biz yapıyorsak, ya da Zerdüşt buyuruyor biz yapıyorsak, nefislerimizin ve Zerdüştlerin boş bırakıp gaflet ettik¬leri bölümü de Allah’ın diniyle dolduruyorsak o zaman bilelim ki bu¬rada anlatılan biziz demektir.
 
Meselâ bakın, ben Müslüman oldum diyen herkese Allah bir ki¬tap verse. Müslüman oldun mu? Al sana bir kitap. Sen de mi Müslü¬man oldun? Al sana da. Kitapsız Müslümanlıktan kurtulmak için Allah herkese bir kitap verse. Ama öyle bir kitap ki içi bomboş. Öyle bir kitap ki öğrendiğiniz yer, öğrendiğiniz âyet hemen yazılıyor. Şimdi şu anda neresi yazılıyor? Nisâ 58-65 arası. Peki bakın bir kitabınıza, kitap mı, yoksa defter mi? Kimisi bomboş defteri kitap diye bağrına basıyor de¬ğil mi? Zavallının öpüp alnına koyduğu kitap değil, defter sanki.
 
Sahi sizin kitapta Nisâ var mı? Câsiye var mı? Zuhruf var mı? Hud da hiç çizik yok mu? Kimilerinin kitabında hiç çizik yok değil mi? Ya da kimilerinin kitap diye bağrına bastığı şey defter değil mi? Bom¬boş bir defter. Adam bomboş defteri kitap diye bağrına basmış, benim kitabım var, ben bunun için ölürüm diyor. Ne garip değil mi? Halbuki bildiğimiz âyetler bizimdir. Uyguladığımız âyetler bizimdir, öğrendiği¬miz âyetler bizimdir.
 
Öğrenmeden kastımın ne olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı? O âyetin bizden ne istediğini anlayacak şekilde onu öğrenmek demektir. Tamam, tümüne inanmışız baştan. O külli bir iman. İlk İs¬lâm’a girişteki imandı bu. Kur’an’ın tümüne inanıyoruz. Peki Kur’an’ın tümünün nesine inanıyoruz? Birim birim, bölüm bölüm onu öğrenip hayatıma uygulayacağım diye inanmıştık, eh hani öyleyse? Tümünün imanı birime dökülmedikçe o imanın anlamı kalmayacaktır. Kaldı ki inandık dedikten sonra deneneceksiniz diyordu Allah Ankebut’ta. Evet inandım dedikleri halde kimi insanlar tâğutların muhakemesine baş¬vurmak, tâğutların muhakemesinde yargılanmak istiyorlar.
 
Rivâyetlere göre Ensâr’dan Müslüman görünen bir münâfıkla bir yahudi arasında bir anlaşmazlık, bir niza söz konusu olur. Medine İslâm toplumunda biliyorsunuz hem yahudiler, hem Müslümanlar, hem de Müslüman görünümünde münâfıklar vardır. Ama bu üçüncü gruptakiler, yâni münâfıklar Müslüman statüsündedirler. İslâm’ın ve Müslümanların güçlü oldukları toplumlarda kâfir oldukları halde etraf¬ları Müslümanlarca kuşatıldığı için menfaatleri gereği kâfirliklerini giz¬leyip Müslüman görünen kimseler her zaman var olagelmiştir. Bunlar iç dünyalarında kâfir olsalar bile dış dünyalarında Müslüman görünü¬yorlardı.
 
İşte bunlardan birisinin bir yahudi’yle problemi vardı. Yahudi dedi ki; gel aramızdaki problemi halledebilmek için Muhammed (a.s) a gidelim, onun hakemliğine başvuralım, onun hükmünü kabullenelim. Müslüman görünen o münâfık da; hayır Kab Bin Eşref’e gidelim di¬yordu. Kab Bin Eşref’e muhakeme olalım, onun hükmüne müracaat edelim, onun mahkemesine müracaat edelim diyordu. İşte burada Kur’an’ın tâğut dediği, sebebi nüzûle göre Kab Bin Eşreftir. Ama ge¬nel mânâsıyla Allah ve Resûlü bir tarafta dururken, Allah ve Resûlü¬nün hükmüne müracaat etmeyerek, Allah ve Resûlünün dışında problemlerin çözümü için gidilen, çözüm için hükmüne baş vurulan her türlü varlık, her türlü müesseseye Allah tâğut ismini veriyor.
 
Bakın yahudi diyor ki gel bizim aramızdaki ihtilafı Muhammed (a.s) çözsün. Muhammed (a.s) in hükmüne başvuralım. O ne derse kabul edelim. Zira yahudi kesin biliyor ki kendisi haklıdır ve kesin bili¬yor ki Muhammed (a.s) peygamber olarak âdil bir hüküm verecektir. Hem peygambere hem de kendisine güvenmektedir. Ama berikisi güya Müslüman, peygamberin hükmüne müracaat etmiyor da yahudilerin reisi olan Kab’a gitmek, onun mahkemesine müracaat et¬mek isti-yor. Adâleti orada görüyor.
 
Nihâyet Rasulullah Efendimize geliyorlar, Allah’ın Resûlü iki¬sini de dinledikten sonra hükmünü veriyor ve bu konuda yahudi haklı¬dır, Müslüman da haksızdır diyor. Allah’ın Resûlü hükmünü adâletle veriyor. Yâni o kişiyi yahudi olduğu için haksız çıkarmamıştır Allah’ın Resûlü, bizzat adâlet gereği bu hükmünü vermiştir. Yâni isterse o yahudi’nin karşısında Hz. Ebu Bekir olsun, isterse Hz. Ömer olsun, isterse kızı Fatıma bile olsa Allah’ın Resûlünden adâletin dışında bir hüküm çıkmayacaktır.
 
Tarih şahittir ki, dost düşman tüm dünya şahittir ki Rasulullah Efendimizden ve onun pırlanta halifelerinden zerre kadar bile bir adâletsizlik, bir haksızlık sadır olmamıştır. Zerre kadar bir kayırma söz konusu olmamıştır. Dünya tarihinde dillere destan bir uygulama¬dır bu. Yeryüzünde hiçbir melikin, hiçbir devlet başkanının, hiçbir toplumun gerçekleştiremediği bu adâleti Rasulullah ve onun kutlu ha¬lifeleri gerçekleştirmişlerdir. Yahudi’si gelmiştir onların mahkemele¬rine, hıristi-yanı gelmiştir, Mecusi’si gelmiştir, dinlisi gelmiştir, dinsizi gelmiştir, bir Müslümanla muhakeme olmuştur ve haklı olan yahudi’yse hakkı ona verilmiştir, hıristiyan’sa ona verilmiştir, kâfirse hakkı ona ve¬rilmiştir. Müslümanlığından dolayı hiçbir Müslüman hak¬sız olduğu halde onlara tercih edilmemiştir. Bu konuda hiç kimsenin diyebileceği bir şey yoktur.
 
Ama eğer şu anda yeryüzünde Müslümanlar beş kuruşluk bir menfaati için değil yahudi ve hıristiyan, babasına bile hayır etmiyorsa, bu İslâm’ın değil tefessüh etmiş, Müslümanlıklarının farkında olmadan bir hayat yaşayan dünya Müslümanlarının problemidir. Bu konuda yine İslâm’ı suçlamaya hiç kimsenin hakkı yoktur.
 
Allah’ın Resûlü adâletle hükmünü veriyor ve yahudi’yi haklı, Müslümanı da haksız çıkarıyor. Aslında iş bitmiştir. Ama Rasulullah’ın bu hükmüne kalbi yatışmayan, içinde bir daralma duyan o münâfık ıs¬rarla bir de Ömer’e gidip ona soralım der ve Ömer’e giderler. Duruma muttali olan Hz. Ömer Efendimiz de Allah ve Resûlünün hükmüne razı olmayan bir kimsenin cezası işte budur diyerek o münafığı öldü¬rür. Allah için bir düşünelim, şu anda Allah ve Resûlünün hükmüne değil de hep başkalarının hükmüne müracaat eden, hep başka yer¬lerde çözüm arayan, başkalarının mahkemelerinden adâlet bekleyen Müslümanların itikadî durumları nedir? Ömer hayatta olmuş olsaydı bu Müslümanlardan kaç kişi hayatta kalırdı? 
Halbuki tâğutu küfretmekle emrolunmuşlardı. Hayatlarına tağutlar karışmamalıydı. Hayatlarına sadece Allah karışmalıydı. Ha¬yatlarını sadece Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti düzenlemeliydi. Allah ve Resûlünden başkalarını dinlememelilerdi. Arlarında vuku bu¬lan ihtilaflarında sadece Allah ve Resûlüne başvurmalılardı. Allah ve Resûlünün hükmüne başvurmaları gerekiyordu. Tâğutların mahkeme¬le-rine gitmemeleri, oradan adâlet beklememeleri gerekiyordu.
 
 Ama:Şeytan onları derin bir sapıklığa düşürmeyi murad ediyor. “Dalalen baiyda”. Şeytan onları çok boyutlu saptırmayı diliyor. Şeytan çok boyutlu saptırıyor insanları. Kazanma boyutunda saptıramazsa harcama boyutunda saptırıyor, evlenirken saptıramamışsa geçinirken saptırır, koca olarak saptıramamışsa baba olarak saptırır, iman boyu¬tunda saptıramamışsa amel boyutunda saptırır, itikat boyutunda saptıramamışsa uygulama boyutunda saptırır, gece saptıramamışsa gün¬düz saptırır. Biraz öyle değil miyiz? Kitapsız olmaz, Kur’an’sız olmaz diyen bizler, kitaba sarılmamızı yoksa ekmeğe sarılmamız kadar yücetlemedik mi? Allah için kendimizi bir tartalım, bir yargılayalım. Babamızı mı daha yakın tanıyoruz, yoksa peygamberi mi? Hocamızı mı daha iyi tanıyoruz, yoksa peygamberi mi? Efendimizin, şeyhimizin, üstadımızın, arkadaşımızın, sünnetini mi daha iyi tanıyoruz, yoksa peygamberin sünnetini mi? Evimizi mi daha iyi tanıyoruz yoksa kita¬bımızı mı? Şeytanın farklı boyutlarda saptırdıklarından mıyız, değil miyiz? iyi düşünelim inşallah. Bakın şeytanın saptırdığı insanlar ne yaparlar? Nasıl davranırlarmış? (1)
 
Fi emanillah.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(1)- Besairu’l Kur’an Ali Küçük
.

Toplam 0 Yorum Yapıldı
Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Gencgazete.net sorumlu tutulamaz.

Yazarın Diğer Yazıları

HELAL RIZIK VE AMEL-5 /

01 Aralık 2016 / Perşembe 16:53:03

HELAL RIZIK VE AMEL-4 /

24 Kasım 2016 / Perşembe 18:05:36

HELAL RIZIK VE AMEL-3 /

17 Kasım 2016 / Perşembe 17:04:06

HELAL RIZIK VE AMEL-2 /

10 Kasım 2016 / Perşembe 17:05:51

HELAL RIZIK VE AMEL-1 /

03 Kasım 2016 / Perşembe 17:48:59

YERYÜZÜNDE BOZGUNCULUK YAPANLAR-6 /

20 Ekim 2016 / Perşembe 18:39:02

YERYÜZÜNDE BOZGUNCULUK YAPANLAR-6 /

13 Ekim 2016 / Perşembe 18:54:06

YERYÜZÜNDE BOZGUNCULUK YAPANLAR-5 /

06 Ekim 2016 / Perşembe 17:59:55

YERYÜZÜNDE BOZGUNCULUK YAPANLAR-4 /

29 Eylül 2016 / Perşembe 19:15:37

YERYÜZÜNDE BOZGUNCULUK YAPANLAR-3 /

22 Eylül 2016 / Perşembe 18:45:08



SabahÖğleİkindiAkşamYatsı
Nöbetçi Eczaneler

Ege Eczanesi

Burhaniye Mah. Kıbrıs Lokantası Karşısı

Telefon:712 3373

Nöbet Saati:18:30-01:00

Sezer Eczanesi

Kemalpaşa mah. Adnan Menderes Bulvarı no:18

Telefon:711 6449

Nöbet Saati:18:30-08:30

Takımlar O Av P
1 Afyonspor 22 29 51
2 Menemen Belediyespor 22 31 50
3 Hatayspor 22 25 48
4 Sivas Belediyespor 22 20 45
5 Keçiörengücü 22 31 43
6 İnegölspor 22 9 42
7 Sancaktepe Belediyespor 22 14 40
8 Sarıyer 22 5 33
9 Kastamonuspor 22 7 32
10 Tokatspor 22 -10 28
11 Etimesgut Belediyespor 22 -5 26
12 Amed S.F 22 -1 24
13 Eyüpspor 22 -12 24
14 Bucaspor 22 -9 20
15 Bodrumspor 22 -18 17
16 Tuzlaspor 22 -17 16
17 Kocaeli Birlik 22 -32 5
18 Mersin İdman Yurdu 22 -67 -9