12. sınıfların dersine giren öğretmen arkadaşlar bilir ki bu öğrenciler sınav çocuklarıdır. Onların tüm dünyaları, düşünceleri, hayalleri sınavla ilgilidir. Onların en çok dikkatini çeken harfler E,Y,T ve A,Y,T’dir. Kendi isimlerini oluşturan harflerin bile ilgi konusunda geride kaldığı bir dönem içindeler belki de.

Haklılar mı?  Evet, abartmıyor ve istismar etmiyorlarsa... Haklılar. Çünkü ekmeklerini, hayatlarını kazanacakları o büyük sınav önlerinde. (Aslında bu bir sistem dayatması. Çünkü ekmek dediğin rızıktır; hayat dediğin ise ecel öncesi bir zaman dilimidir ve her şey Allah’ın takdiridir.  İnsanın elinde olan sadece Allah’ın verdiği güç ile çalışmaktır.)

Duygularının sağlam ve mantıklı kontrolünü yaparak çalışanlar başaracaklardır. Zira çok iyi çalışmak kadar bile streslerini yönetemezlerse sınavda görülmedik kazalarla ya da hiç ummadıkları bir sonuçla karşılaşabilirler.

İşte bu duygu kontrolünün temelinde bilgi yatar. Kalbin çalışma sistemi, hayatın da ritmini bize ipucu olarak verir. Kalbimiz sürekli koştuktan sonraki haliyle hızlı bir şekilde çalışmaz, malumunuz.

Son sınıf öğrencileri sınava yönelik olmayan tüm dersleri, test çözmek için kullanmak isterler. Rica minnet iki saatlik derslerden birini işgal ederler. Bizim edebiyat dersimizin yarısı onların deneme sınavlarına kurban edilmiştir bu sene.

-Edebiyattan hiç soru cevaplamayacak mısınız?

-Hayır hocam, gerek yok!

-Bildiğiniz soruları cevaplarsanız puanınıza etki etmez mi?

-Hiç etki etmiyor hocam?

Sayısal alandan sınava girecek öğrenciler ile yaptığım bu diyalogdan sonra tutunacak dalı, ikna edeceği fikri kalmamış bir öğretmen olarak, istemsiz bir biçimde ders anlatmak zorunda kalırsınız. Öğrenciye anlatmak yerine sınıfın  duvarlarına anlatsam daha rahat ederim, diyesiniz geçer içinizden. Bazen bir eşref saati denk gelir çocukların pür dikkat dinlemeleri, tabii ki hepsinin değil, beni sizi alır götürür mutluluk diyarlarına.

Ben de bu mutluluğu zaman zaman yaşarım. Edebiyat dersi günün son saatlerine denk gelmiş olsa da parlayan gözlerle, söylediğim sözlerin daha tanısı dudaklarımda tükenmeden kafalarına kazıyormuş görüntü vermeleri beni mest eder.  İşte o zaman daha önce hiç düşünmediğim fikirlerin, yorumların sınıfın sağına soluna doğru yayıldığını, bir vakum gibi zihinlerin  içine çektiğini hissedince sevincim katlanır.

Ülkenin geleceğini aydınlatacak bu gözlerin parlaklığına ilgisiz kalmaz ve “beni, sizi sevdiğimi söylemek zorunda bırakıyorsunuz bu ilgili bakışlarınız karşısında” diye samimi bir itirafta bulunmak mecburiyeti altında ezilirim. 

Değil mi ki marifet iltifata tabidir. Nasır tutturacak kadar sert tahta sıralar üzerinde oturup günün ikindi vaktinde, yorgun kafayla (ben öyle sanıyorum) gözlerimin içine bakarak ders dinleyen öğrencilerim hak eder bunu. İltifat edilince memnuniyetlerini hissetmek beni de bir kez daha mutlu eder beni.

Dinlendiğimi hissederek anlattığım dersler, onların hayatına renk katacakken benim  dünyadakinin yanında ahiret mutluluğuma kapı aralıyor. İki kulak, bir ağız verilmişse insana iki dinlesin bir konuşsun diyedir. Bu kuralın en geçerlik olduğu öğrencilik yılları çok değerlidir, değerlendirebilirler. Teşekkürler çocuklar!

AHMET TAŞTAN