İstiklâl Marşı’nın kabulü, Türk Jakobeninin gönlündeki en büyük yaralardan birisidir. Kâzım Karabekir’den Nurullah Ataç’a kadar pek çok edebiyatçımız/önde gelenimiz hayatının belli bir döneminde İstiklâl Marşı ile kavgalıdır. Bunun sebebi bellidir: İstiklâl Marşı, Allah’a ve insanlığa ihsanla yaslanan bir metindir. Edebiyatçılarımız, Allah’a yaslanan değil sekülerizme ve devrime yaslanan bir marşın özlemindeydiler.
Belki ilginizi çekmiştir de şu soruyu sormuşsunuzdur: İsmet Özel, 28 Şubat süreci olurken ne diyordu? Bu süreçten sonra daha radikal iddiaları var ancak 1997 Ağustosunda Ruşen Çakır ile bir röportajına ulaşabiliyoruz. Bu röportajda sizi korkunç bir sakinlik karşılar. Şair, 28 Şubat sürecini ve yeni sistemi soğukkanlılıkla karşılar zira onun için yeni bir şey yoktur. Daha sonralarında yaptığı açıklamalarda görülebileceği gibi onun için bu süreç hâlihazırda “1923’ten beri devam eden bir politikadır.”
Özel’in iddiası ona yaraştığı gibi çok radikal ancak burada büyük fotoğrafa odaklanalım: Cumhuriyet ve Aydınları, İslâm ile uzlaşamadılar. Bunun adına bazen irtica bazense ümmetçilik dendi fakat sonuç olarak ortak bir zeminde asla buluşulamadı. Aydının anladığı Allah ile Anadolulunun anladığı Allah aynı Allah değildi. 28 Şubat sadece bunun en görünür olduğu andı. Bu çekişmenin en net göründüğü kişi Mehmet Akif’tir.
O halde asıl soruyu soralım: İstiklâl Marşı ve Mehmet Akif neden sevilmedi? Burada Fransız İhtilaline dönelim. Spinoza’dan Rousseau’ya uzanan bir süreçte Avrupa’da Deizm yayıldı ve kök saldı. Peki, neden başka bir düşünce değil de Deizm yayıldı? Zira din “sivilleştirilmek/sekülerleştirilmek” isteniyordu. Din, mabetlere sıkıştırılmak istendi ve başarılı da oldular. Cumhuriyet’te aynı amacı güdüyordu. Politika, toplum hayatında tek güç olacaktı. Laiklik ilkesi tam olarak budur zaten.
Akif, dini mabetlerden açığa çıkarıp dağlara/meydanlara indirmişti. İstiklâl Marşı, Allah uğruna mabetlerden cepheye giden bir halkın marşını ortaya koymuştur. En önemlisi, ortada “Vaat edilen bir gün” vardır. Bütün bunlar, Fransız “Sivil Din” anlayışının tam zıttıdır Mehmet Akif ve temsil ettiği İslâm bu yüzden hiçbir zaman sevilmedi ve aydınlarca benimsenmedi. Doğrusu, Cumhuriyet Devrimine uymayan hiçbir eser kimse tarafından benimsenmedi. Bu durumdan mustarip olan sadece Ersoy değildi.
Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı adlı eserinde bir bölüm var. Burada Nazım Hikmet, Akif’e dair düşüncelerini çok güzel ortaya koyuyor: “Bizim istiklâl marşında aksayan bir taraf var… Akif, büyük şair, inanmış adam… fakat onun, ben, inandıklarının hepsine inanmıyorum…” Bu kısım daha sonraları belli dönemlerde sansürlenmiştir. Hikmet ile Akif burada çatışıyor gibi mi görünüyor sizce?
Ersoy’u azılı bir biçimde eleştiren ve Nazım Hikmet ile Mehmet Akif’i kıyaslayan Nurullah Ataç bile zamanla bu fikrinden vazgeçmiş ve bu iki düşünürün benzer yollar izlediğini fark etmiştir. Nurullah Ataç’ın Mehmet Akif’e karşı olan nefreti, Nazım Hikmet’in övgüleri ve eserleriyle beraber Safahat’e karşı olan bir hayranlığa dönüşmüştür. Böylelikle çatışan iki dev alegorisi yıkılmıştır.
Nazım Hikmet’in ağzından böylesine bir övgüyü kolay kolay alamayacağınızı bilirsiniz. Nurullah Ataç’ı fikrinden döndürmenin de bundan daha zor olacağını da bilmelisiniz! O halde Ataç’ı fikrinden ne döndürdü? Şunu öncelikle ifade etmek lazım: Mürekkep yalamış hiç kimse aptal değildir. Bugün halka karşı yalan söyleyenler bile bütün gerçeklere vakıflardır. Sadece çoğu kendi korkusunu “Halk buna hazır değil” kılıfına sokarak gizler.
Nazım Hikmet ve Mehmet Akif, Cumhuriyet Devriminin “Milli Edebiyatına” uymayı reddetmişlerdi.
Bir toprakta devrim olduğunda kültürel alanda bir şey gerçekleşir: Devrimi ve onun kaidelerini savunmak. Buna hem devrim muhtaçtır hem de edebiyatçı. Devrim, bununla beraber akademik alana ve aydına sirayet eder. Edebiyatçı ise yüksek zümrelerde yer alır, karnı doyar ve yüksek bürokratik görevlerde yer alır. Bunda utanılacak bir şey yoktur, bütün ihtilaller böyle kök salmıştır. Bazıları da bunu yapmayı reddeder: Hikmet ve Akif gibi.
Hikmet ve Akif; iki dava adamı, iki devrimci ve iki namuslu adam. Birbirlerine kılıç doğrultan iki devden daha ziyade birbirlerinin yoluna ışık tutan fakat farklı yolları kullanan iki gezgin. İkisi de çareyi Anadolu’da ve halkta bulmuştur. Kendi topraklarının insanlarına “kardeşlerim, dostlarım ve arkadaşlarım” demişlerdir. Kimseyi hor görmemiş, hoşgörüyü arzulamışlardır.
Fakat bu iki zihin, neden ana yurtlarından uzak yaşadılar?
ALİ KURNAZ